Ağızımıza attığımız herhangi bir besin maddesi, 4 farklı aşamadan geçerek ömrünü tamamlar.

Tüketilen bir öğünün sindirimi, midede 4-5 saatlik bir süreç geçirdikten sonra ince bağırsağa inerek tamamlanır. Buna “Birinci Aşama: Hazım ve Emilim” denir. Yemeğin cinsine, miktarına ve özelliğine göre birinci hazmın süresi 6-10 saate kadar uzayabilir.

Birinci hazmı geçen besinler bağırsak mukozası ile emilerek kana geçer ve “İkinci Aşama: Ayrıştırma” için karaciğere gönderilir. Karaciğer, birinci hazımdan gelen protein, karbonhidrat, yağ gibi besin parçalarını daha küçük parçalara ayırır ve bunların bir kısmından kişinin tabiatına uygun yağ, glikoz, enzim, protein, vitamin gibi temel maddeler üretir. Böylece ikinci hazım tamamlanır ve bu temel maddeler kana geçer.

Bu maddeler kandaki görevli hormonlar vasıtası ile hücreye taşınır. Kanda gerçekleşen bu işlemle birlikte “Üçüncü Aşama: Taşınma” da tamamlanmış olur.

Hücrede, glikozdan enerji, aminoasitlerden ise farklı proteinler üretilir. Buna da “Dördüncü Aşama: Geri Dönüşüm” denir.

Hastalıkların gerçek nedenleri bu aşamalardan herhangi birinde meydana gelen problem veya aksaklıklardır. Her birinden basitçe birer örnek verecek olursam; Hazım ve Emilim aşamasındaki problemler, besinlerin mide veya bağırsaklarda çürümesine sebep olarak geğirme, yanma, reflü gibi sindirim sistemi problemlerini oluşturur veya yararlı maddelerle beraber zararlı maddeler de bağırsaklarda emilerek kana karışır. Ayrıştırma aşamasındaki problemler; Oradan karaciğere geçen toksinler, karaciğerin gittikçe işlevini kaybetmesine sebep olur. İşlevini kaybeden karaciğer gereken temizliği tam verimle yapamaz. Yağlanma, büyüme, kist oluşumu olur ya da sivilce, Rosaceae gibi iltihap atma yöntemleri ile temizliğini devam ettirmeye çalışır. Taşıma aşamasındaki problemler; toksik yükü arttığı için ağırlaşan kanın dolaşımını hızlandırmak için damarlar daralır, tansiyon artar, damarlarda atıklar kalır, kılcal damarlar tıkanır. Geri dönüşüm aşamasındaki problemler; daralan ve tıkanan damarlardan geçmeye çalışan kan organlara/hücrelere yeterince besin taşıyamaz. Yeterince besin alamayan organlar/ hücreler işlevlerini kaybetmeye başlar. Ayrıca kandaki atık organ veya dokuların içine girip oralarda birikerek Romatoid artrit, glomerulonefrit, skleroz, egzama, sedef gibi oto-immün hastalıklara sebep olur.

“BİRİNCİ AŞAMA: HAZIM VE EMİLİM” Nasıl olur?

Çoğumuz için “hazım” ya da “hazımsızlık” sadece midede olan bir kavramdır. Oysaki hazım, vücuda alınan besin maddelerinin mekanik, enzimatik ve bakteriyel olarak bağırsak mukozasından emilebilecek duruma getirilmesi olayıdır. Yani “Hazım ve Emilim” süreci; besinin ağız içine girmesinden başlayarak, bağırsaklardan emilimi tamamlanıncaya kadar ki sürecini içerir. Bu karbonhidrat, protein ve yağ için farklı süre ve süreçler şeklinde işler. Burada oluşabilecek problemleri daha net anlayabilmek için önce genel sistem hakkında olabilecek en basit şekilde bilgi vermek istiyorum.

KARBONHİDRATLARIN HAZMI:

Karbonhidratların kimyasal sindirimi ağızda başlar, midede bekler, ince bağırsakta tamamlanır.

  1. Ağızda: Tükürükte bulunan tükürük amilazı ile karbonhidratların sindirimi bir miktar da olsa başlar.
  2. Midede: Özsuyu asitli olduğundan amilaz enzimi midede etkin değildir. Aynı zamanda mide özsuyunda karbonhidrat sindirimi ile ilgili enzim de bulunmaz.
  1. İnce bağırsak: Ağızda başlamış olan karbonhidrat sindirimi pankreastan salgılanan amilaz enzimi ile ince bağırsakta devam eder. Pankreastan salgılanan ve tükürüktekinden daha etkili olan amilaz enzimi ağızda sindirilemeyen nişasta ve glikojeni onikiparmak bağırsağında daha küçük yapı taşlarına parçalar. Daha sonra ince bağırsak enzimler ile basit şekerler oluşturulur. Böylece karbonhidrat sindirimi ince bağırsakta tamamlanır.

Karbonhidratların sindirimi, protein ve yağlara kıyasla daha hızlıdır.

PROTEİNLERİN HAZMI:

Proteinlerin kimyasal sindirimi midede başlar ve ince bağırsakta sona erer.

  1. Midede:  Mide özsuyu içinde bulunan HCI (Hidroklorik asit), enzimleri aktifleştirerek proteinlerin daha küçük parçalara ayrışmasını sağlar.
  2. İnce bağırsakta:  Mideden ince bağırsağa geçen yarı sindirilmiş haldeki proteinler, bağırsak mukozasından salgılanan enzimler ile bir takım süreçler sonrası amino asitlere parçalanır.

Proteinlerin sindirimi, karbonhidrat ve yağlara kıyasla daha yavaştır.

YAĞLARIN HAZMI:

Yağların kimyasal sindirimi ince bağırsakta başlar ve biter.

  1. İnce Bağırsakta: Onikiparmak bağırsağına dökülen safra salgısı, yağları mekanik olarak sindirip küçük yağ damlacıklarına dönüştürür. Safranın etkisiyle damlacık hâline dönüşmüş olan yağlar, pankreas tarafından salgılanan lipaz enzimi sayesinde de kimyasal olarak sindirilir.

 

 

“BİRİNCİ AŞAMA: HAZIM VE EMİLİM” Problemleri

Hazım süreci ile alakalı daha önceden vermiş olduğum bilgiler arasında dikkat etmemiz gereken en önemli nokta; karbonhidratların sindiriminin ağızda başladığı halde, midede durup beklemesidir.

Daha net anlaşılması için kısaca üstünden geçecek olur isem; Karbonhidratların sindirimi ağızda, salyadaki amilaz enzimi ile başlar ve nötr veya bazik pH gerektirir. Bu enzim karbonhidratları maltoz'a parçalar. Ancak bir karbonhidratın kana karışacak hale gelmesi için en küçük yapı birimi olan glikoz’a kadar parçalanması gerekir. Ağızda ise karbonhidratlar sadece maltoz'a iner, o da tamamı değil. Ne kadar hızlı yersek (ne kadar az çiğnersek) karbonhidrat sindirimi de o kadar az olur. Şimdi lokmayı yuttuğumuzu var sayalım; midedeyiz. Mide asidiktir, orada sadece proteinler parçalanır, maltoz (yarı sindirilmiş karbonhidrat) veya sindirilmemiş karbonhidratlar bir yere gitmez, proteinlerin işi bitene kadar orda beklerler. Bu bekleme süresinin uzunluğu tüketilen öğünün içeriğine ve miktarına (özellikle proteinin miktarına) göre oldukça değişkenlik gösterir. Bekleme süresi uzadıkça bekleyen karbonhidratlar çürümeye başlar. Yani midede sindirim tamamlanmadan yenen tek bir lokma, midedeki sindirim sürecini bozar. Bu bir lokma, önceki yemekle karıştığında sindirilemediği için mayalanmaya veya çürümeye yol açar. Bol yağlı, etli büyük bir porsiyon yemeğin hemen üstüne kocaman bir tatlı yediğimizi düşünelim; o tatlı midemizde saatlerce bekler çünkü o sırada mide proteinli yemeği yoğurmakla meşguldür. Midemizdeki bakteriler çürümeye başlayan karbonhidratı görüp ondan beslenmeye başlarlar (karbonhidrat en kolay enerji üretilen molekül olduğu için bakteriler için mükemmel bir besin kaynağıdır).  Güzelce beslenen bakteriler genelde saat başı bölünerek çoğalırlar (her 1 saatte sayıları 2 katına çıkar). Kısacası bizim hazmedemediğimizi bakterilerimiz eder :). Bunun sonucu alkol de üretirler, asit de, karbondioksit de ve hatta methan gazı da. Midedeki methan gazı miktarı arttıkça geğirme ve yanma (methan gazı yanıcıdır) başlar. Ayrıca bu bakteriler methan gazına ek olarak alkol de üretebilir demiştim. Yemek üzerine yenilen tatlının verdiği aşırı keyif hissinin açıklamasıdır. Alkol bağımlılığı gibi şeker bağımlılığının da çok yaygın olmasının sebeplerinden bir tanesi de budur.

Midede çürümeye başlayan kütleler ve parçalar, bağırsaklara iner ve orada çürümeye devam eder. Çürüme veya mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar bağırsaklarda yaşayan faydalı mikropları öldürür, sinir uçlarını zehirleyerek bağırsakların hareketini yavaşlatır. Burada artan methan gazı; bağırsaklarda rahatsız edici hareketlilik, ağrı, şişkinlik, gaz çıkartma gibi semptomlara sebep olur. Beslenmedeki hatalar devam ettikçe bağırsak duvarı kanalizasyon boruları gibi zehirli, yağlı atıklarla kaplanır, bağırsaklar genişler, cepler oluşur. Ceplerde dışkısal taşlar toplanır ve yıllarca orada kalır. Bağırsakların iç zarında yer alan ve görevi zehirli kalıntıları kana karıştırmadan dışarı atmak olan tüycükleri (enterositler) çürütür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar ve bu yaralara bağlı porlar oluşur. Böylece bağırsakların iç dokuları faydalı maddelerin yanısıra, zararlı ve toksik maddeleri de sızdırarak kana karıştrır.

 

 

“İKİNCİ AŞAMA: AYRIŞTIRMA” Nasıl olur?

İnce bağırsak hücrelerinde yoğunluğu artan karbonhidrat yapı taşları; glikoz, fruktoz, galaktoz + protein yapıtaşı olan amino asitler + B ve C vitaminleri, mineraller ve su villustaki kılcal kan damarlarına geçerek kapı toplar damarı ile karaciğere taşınır. Fazla glikozun yeteri kadarı karaciğerde glikojene çevrilerek depo edilir. Geriye kalan fazlalık kısım ise yağa dönüştürülerek depolanır. Karaciğerde, zararlı maddeler zararsız hâle getirilir. Kısacası karaciğer vücudun “detox organı”dır. Sıklıkla kullandığım bir cümle vardır ki; “Bir insanın uygulayabileceği en iyi detox; karaciğerini sağlıklı tutmasıdır”. Karaciğer bu dönüşümleri gerçekleştirdikten sonra, organik ve inorganik maddeler karaciğer üstü toplardamar ile karaciğerden çıkarak kan dolaşımına katılır. (Ayrıca başta böbrekler olmak üzere, boşaltım sistemi de toksinlerin temizliği konusunda karaciğere yardımcı olur. Bu sebeple böbrekler de önemli bir detox organıdır.)

 

“İKİNCİ AŞAMA: AYRIŞTIRMA” Problemleri

İnce bağırsaktan sızan zararlı maddelerle ağırlaşan kan, karaciğere geçer. Normal şartlar altınca artık bildiğimiz üzere karaciğer bu kanı temizler. Ancak kandaki zararlı maddelerin oranı arttıkça, karaciğerin bunları temizlemesi zorlaşır. Gittikçe yorularak, işlevini kaybetmeye başlar. Karaciğer kanı yeteri kadar temizleyemez hale gelir. Bu durumda atık maddeler karaciğerde birikerek yağlanma, büyüme, kistlere sebep olur. Bu olumsuzluklar, karaciğerin gittikçe daha da fazla işlevini kaybetmesine sebep olur. Karaciğerde yeterli temizliğin gerçekleşmediğini fark eden bağışıklık sistemi devreye girer ve atıkları vücuttan başka yollarla atmaya çalışır. Bu yollardan aklıma gelenleri sıralayacak olur isem: Bademciklerden şişme ve iltihaplanma; Deriden terleme, döküntü, kızarıklık, kaşıntı, egzama, dermatit ve sivilcelerle; Akciğerlerden nefesle ve öksürükle; Beyinden hapşırma, burun kanaması, burun akıntısı, geniz akıntısı, kafa ve kulak arkası yaraları, kulak kiri ve iltihabıyla; Böbreklerden idrarla; Mide ve safra kesesinde kusmayla; Bağırsaklardan ishalle dışarı atarak kurtulmaya çalışır. Saç dökülmesi ve tırnak uzaması da toksinleri vücuttan uzaklaştırma yollarıdır. Aslında bu semptomların hiçbiri hastalık değildir, bağışıklık sisteminin normal savunma mekanizmasıdır. Asıl bu durumları ilaç kullanarak baskılamaya çalışmak, toksinlerin vücut içerisinde birikerek hastalık yaratmasına sebep olur. Örneğin; böbrek yetmezliği oluşmaya başlayan birinde terleme artar (böbreklerde yeterince filtrelenemeyen toksinleri terlemeyle dışarı atabilmek için). Aşırı terleme ile doktora giden birine doktor ilaç verir, terleme baskılanır. Terleme baskılanınca bağışıklık sistemi toksikleri dışarı atacak başka bir yol arar; egzama başlar. Egzama şikayeti ile doktora giden birine doktor kortizon içeren baskılayıcı ilaçlar verir. Aynı kişi daha kronik bel kalça ağrıları ile doktora gider ve “tedavisi olmayan” bir hastalık olan Ankilozan Spondilit olduğunu öğrenir… :) (Ankilozan spondilit, bel kemiğiyle kalça kemiği arasındaki eklemin iltihaplanmasıyla ortaya çıkan kronik romatizmal bir hastalıktır… Bilin bakalım neden iltihaplanıyor? :)) *Bu verdiğim örnek tamamen bir ihtimaldir. Herkes için aynı bu şekilde olacak diye bir şey yok tabii ki. Kiminin bağışıklık sistemi deri atımına güvenir, kimininki mideye…)

 

 

“ÜÇÜNCÜ AŞAMA: TAŞINMA” Problemleri

Karaciğer kanı yeteri kadar temizleyemez hale geldiğinde kanda zararlı maddelerin çoğalmasıyla kan ağırlaşır. Ağırlaşan kandaki atıklar damalarda birikmeye ve zamanla damarları tıkamaya başlar. Daralan ve tıkanan damarlardaki kan, dokuları yeterince besleyemeyecek kadar azalır. Beslenemeyen dokulan beyne “Açız!” uyarısı gönderir; beyin bu çağrıya cevap olarak iştahı arttırır. Bu, insanı daha çok yemeye zorlar; yedikçe kanda atıklar, dokularda çöplükler ve damarlardaki tıkanıklık artar. Kan daha da koyulaşır; dolayısıyla, dokulardaki beslenme yetersizliği gittikçe daha fazla artar. Bu kısır döngü devam ederken, insanlarda konsantrasyon, hafıza, düşünme, anlama ve öğrenme yeteneği azalır. Özellikle çocuklarda görülen DEB, DEHB, Disleksi, Dispraksi, Otizm gibi hastalıkların da artmış toksiditeye bağlı olduğu ve sağlıklı beslenme ile tedavi edilebileceği kanıtlanmıştır.

 

 

“DÖRDÜNCÜ AŞAMA: GERİ DÖNÜŞÜM” Problemleri

Koyulaşmış kandaki zararlı maddeler kılcal damarlardan doku sıvılarına kolayca geçerek hücreye ulaşmaya çalışır. Ancak hücreler, sağlıklı olduğu sürece, zararlı maddeleri içeri almakta direnir. Beslenme hataları devam ettikçe zararlı maddeler hücre duvarına ve hücreyi korumakla görevli mekanizmalara saldırır ve zamanla onları yıpratır. Hücrenin koruma mekanizması bozulunca besinlerle beraber zararlı maddeler de hücre içine geçerek hücrenin fonksiyonunu (enerji ve gerekli maddelerin üretimini) bozar. Enerji üretimi zarar gören bir hücre ise yaşamsal fonksiyonlarını gerçekleştiremeyeceği için yavaş yavaş ölüme doğru ilerler… Bu da eninde sonunda tamamen hücrelerden oluşan organlarımızın iflasına sebep olabilir…

 

 

Bu yazıdaki aşama sınıflandırmaları, sizlerin kolayca anlayabilmesi için benim tarafımdan oluşturulmuştur. Literatürde bu tarz bir dört aşamalı sınıflandırma bulamayabilirsiniz :)

"İhtiyacı olan herkesi şifaya ulaştırması niyetiyle."

Sevgiler,

Uzm. Dyt. Cansu YALÇIN


Yorumlar

Bilgi ! Yorum bulunamadı! İlk yorumu siz yapın..

Yorum yap